ANASAYFA

ADANA HAVA DURUMU
ADANA

Duyuru Panosu

FİLİSTİN DE CAMİLERİMİZ

30/03/2012 - 16:04

 

 

 

Boynu Bükük Camiler

23 Kasım 1995

Uluslararası haber ajanslarından Quds Press, İsrail'in İslâmi vakıf mülkleriyle ve mabetlerle ilgili uygulamaları hakkında bir rapor hazırladı. Rapora göre İslâmi tarihi mekânlara ve mabetlere tecavüzler İsrail'in kuruluşuyla birlikte başladı. İsrail, 1950'de çıkardığı ve Kayıp Kişilerin Mülkleri Kanunu adını verdiği bir kanunla İslâmi vakıf mülkleriyle ilgilenme işini Kayıpların Mülkleriyle İlgili Kayyımlık olarak adlandırdığı komisyona verdi. Bu, İslâmi vakıf mülklerinin kayıp kişilere ait mülkler olarak değerlendirilmesi anlamı taşıyordu. Daha sonra bu kanunun 3. maddesinde değişiklik yapılarak söz konusu kayyımlığın İslâmi vakıf mülklerini sadece İsrail ekonomisine katkıda bulunmak amacıyla istimlak edebileceğine dair açıklama getirildi. Öte yandan 1977 tarihli İsrail Ceza Kanunu mukaddes mekânlara yönelik tecavüzlere ağır cezalar getirirken, bu cezalar İslâmi mukaddes mekânlara yönelik tecavüzlere karşı işletilmedi. Bu konuda gösterilen gevşeklik ve vurdumduymazlık İslâmi mukaddes mekânların birçok kez saldırıya maruz bırakılmasına ve kirletilmesine yol açtı. Bu saldırılar sadece kişiler eliyle yapılmadı. Aynı zamanda çeşitli komisyonlar vasıtasıyla da gerçekleştirildi. Birçok camiye el konularak değişik amaçlarla kullanılmaya başlandı. İşte bunlardan birkaç örnek:

Kuzey Hittin köyünün camisi civardaki bir kibbutch'un (genel çiftliğin) sığırları için ahır olarak kullanılmaktadır. el-Aksa Cemiyeti'nin başkanı Kâmil Reyyân söz konusu camiyi temizlemek ve içinde namaz kılmak amacıyla 9 Mayıs 1992 tarihinde civarında bir günlük kamp kurmak istedi. Kendilerine haber verilenler belirtilen gün, erken saatlerde kamp yerine geldiler. Ancak temizlemek istedikleri Kuzey Hittin Camisi'nin çevresinde kalabalık bir polis grubunu ve İsrail sınır güvenlik kuvvetlerini karşılarında buldular. Öte yandan ahır olarak kullanılan caminin etrafına da tel örgü çekilmişti.

Akdeniz sahilinde, Hayfa ile Nitanya şehirlerinin arasında bulunan Kaysâriyye köyünün camisinin bir bölümü lokanta ve kumarhaneye dönüştürüldü.

Bi'ru Sebu' Camisi müzeye dönüştürüldü.

Aynu Havd camisi, içinde kumar da oynatılan kahvehaneye dönüştürüldü.

el-Maliha köyünün camisi yahudi sinagoguna dönüştürüldü.

Taberiye'deki iki büyük cami kasıtlı olarak kapalı tutulmaktadır. Her iki cami de içine atılan çöplerle, artıklarla dolmuştur. Taberiye belediyesi bunlardan el-Bahri camisini tamir ederek belediye müzesi haline getirmek istemektedir.

Yafa (Tel Aviv) camilerinden birisi ve Tayeretu'l-Kermel camisi yahudi sinagoguna dönüştürülmüştür.

el-Halil'deki Hz. İbrahim Camisi'nin bir bölümünün yahudi sinagoguna çevrildiği ve sinagoga çevrilen kısmın 25 Şubat 1994'te gerçekleştirilen büyük katliamdan sonraki tadilatta genişletildiği bilinmektedir.

İsrail'in bu tür uygulamaları sadece camilere ve mescitlere özel değil. Bunun yanı sıra Müslüman kabristanları ve tanınmış Müslüman önderlerin türbeleri de bu saygısızlıktan nasibini alıyor. Örneğin Süheyl Hasan Şükri adında biri İstiklâl vakfının mütevelli heyet başkanı sıfatıyla, İsrail İskân bakanlığıyla Hayfa'daki İstiklal kabristanının beş dönümlük kısmının istimlak edilerek üzerinde 150 yerleşim birimi, 7 dükkan, 150 m2 genişliğinde bir kulüp, 2 adet çocuklar için spor salonu yapılmasına imkân veren bir anlaşma imzaladı. Anlaşma karşılığında vakfa ayrılan pay da 4 dükkan, 12 yerleşim birimi, kulüp ve bir spor salonu.

Bunun yanı sıra Seleme ve Ummu Reşreş kabristanlarının tamamı istimlak edilerek üzerlerine evler inşa edildi. Ayrıca Ebu Hureyre (r.a.)'nin türbesi müzeye, Temim ed-Dâri (r.a.)'nin türbesi ahıra, Hz. Sekine (r.anha)'nın türbesi de çeşitli çirkin işlerin işlendiği eğlence yerine dönüştürüldü.

Mabetlerin ve kutsal mekânların böyle amacı dışında ve oraların kudsiyetine ters düşecek bir şekilde kullanılması üzerine İsrail yönetimi tüm İslâmi vakıfların mülklerini araştırmak amacıyla komiteler oluşturdu. Fakat bu da bir sonuç getirmedi. el-Aksa Cemiyeti başkanı Kâmil Reyyan İsrail televizyonunun 14 Ekim 1994 tarihinde yayınladığı bir programda bu komitelerin üyelerinin tümünün İslâm düşmanlıklarıyla tanınan veya casusluk yaptıkları konusunda haklarında şüphe bulunan kimselerden oluştuğunu ifade etti.

İslâmi mukaddes mekânlara ve mabetlere yönelik bütün bu saldırılara karşı 1948'de işgal edilmiş olan Filistin topraklarındaki Müslümanlardan bir grup bu mekânları korumak ve oraların İslâmi kimliklerine kavuşturulması için açılan davaları takip etmek üzere el-Aksa Cemiyeti adında bir cemiyet kurdular. Adından yukarıda da söz ettiğimiz bu cemiyet son zamanlarda bölgedeki İslâmi vakıf mülklerinin yerlerini, özelliklerini ve alanlarını belirlemek, bu yerlere ulaşılmasında yardımcı olacak haritalar ve planlar çıkarmak amacıyla bir Araştırma ve Planlama Merkezi de kurdu. Merkez İslâmi vakıf mülklerini korumak ve tamir etmek amacıyla çeşitli projeler de geliştiriyor ve imkân buldukça bu projeleri uygulamaya çalışıyor.

ışıyor.

Aşağıda Filistin'in 1948'de işgal edilmiş topraklarında faaliyetini yürüten İslami Hareket'in lideri ve yine bu topraklardaki Ummu'l-Fahm şehrinin belediye başkanı Raid Salah'ın Filistin'deki camilerin yıkılmasına, yakılmasına ve İslami vakıf mülklerinin talan edilmesine karşı tavır konulmasını isteyen bir çağrısının tercümesini sunuyoruz:

Camileri Yıkan Yönetim Barışı Bina Edecek Bir Yönetim Olamaz

Ey dünya Müslümanları! Ey Arap aleminin ve tüm İslam dünyasının yöneticileri, kralları! Büyük küçük, kadın erkek, tüm özgür ve onurlu insanlar!

Yeryüzü, bunca genişliğine rağmen bizim camilerimize dar gelmektedir. Artık canın gırtlağa gelmesi gibi vakıflarımıza yönelik oyunlar da tüm vakıf mülklerimizi sarmış durumdadır. Öyle ki, akşam bir caminin yıkılışına şahit olurken sabah uyandığımızda da bir kabristanın düzlenmesi olayıyla karşılaşabiliyoruz.

Evet bu uygulama Filistin'in 1948 felaketiyle karşılaşmasıyla birlikte başlamıştı. O zaman Eytsel, Haganah ve benzeri siyonist terör örgütleri 1200'den fazla camiyi yıkmışlardı. Daha sonra bu kin öylesine yayıldı ki tüm camilerimizi kuşatacak noktaya geldi. Söz konusu felaketten sonra yüz kadar camimiz, lokantalara, müzelere, kiliselere, kumarhanelere ve hayvanların yetiştirilmesi için ahırlara dönüştürüldü. Bu olaylarla birlikte kabristanlarımızın düzlenmesi uygulaması da başladı. Bu şekilde düzlenen kabirlerden bazıları Resulullah (s.a.s.)'ın ashabının dönemine, bazıları tabiin, etba-ı tabiin ve diğer selefi salihin (Allah hepsine rahmet eylesin) dönemlerine aitti. Bu şekilde kabristanlarımız düzlenirken kabirlerimiz eşildi, ölülerimizin kemikleri çıkarıldı ve bu kemikler ya denize, ya da mezbelelere atıldı. Buralar üzerlerine yeni yahudi mahallelerinin inşa edilmesi, tali yollar veya caddeler açılması, üzerlerine eğlence ve oyun yerleri kurulması , otoparklar yapılması gibi amaçlar için eşilip düzlendi. Böyle yapıldığının gayet çok sayıda şahidi bulunmaktadır.

Yapılanlar sadece bunlarla kalmadı. Bu sıralarda bir de, geceleri, bizim uykuda olduğumuz, tabii tüm Arap aleminin ve İslam aleminin de derin uykusuna devam ettiği sırada camilerimizi yıkmaya başladılar. Bundan birkaç ay önce Akka'daki Ummu'l-Ferec camisini gece vakti yıktılar. Üstelik taşlarını da kamyonlarla taşıyarak açık artırımla sattılar. Yine birkaç ay önce eskiden Ummu Halid'in köyü olan Netanya şehrinin yakınında bulunan Vadi'l-Havaris camisini geceleyin yıktılar. Oranın da taşlarını gece karanlığında çaldılar. Taberiya'daki el-Bahr (Deniz) camisini yaktılar. Yaktıktan birkaç hafta sonra biz yanık caminin yakınında Kurban bayramı namazını kılarken arabalarıyla bizi ezmeye kalkıştılar. Yine birkaç ay önce en-Nakab yolu üzerindeki Rubeyn camisinin minaresini yıktılar.

Bunlara ek olarak çok sayıda vakıf mülkümüzü yakmaya veya çalmaya teşebbüs ettiler. Son olarak da 25 Temmuz 2000 tarihinde Sarfend Camisi'ni yıkma cürümlerini işlemeye yöneldiler. Neden özellikle bu tarihi seçtiler? Çünkü Sarfend 25 Temmuz 1948'de düşmüştü ve onlar bu şehrin düşüşünün yıldönümünde büyük ve güzel camisini yıkmak istemişlerdi. Bu cami Akdeniz kıyısında, Hayfa yakınında bulunmaktadır.

Evet, camilerimizin durumu işte budur. Onların zevklerinin, ellerindeki iş makinelerinin zevklerinin esiri durumundadırlar. Bütün bu uygulamalar karşısında İsrail hükümeti şu ana kadar herhangi bir hareket göstermemiş, sürekli sessiz kalmayı tercih etmiştir. Son birkaç yıl içinde İsrail polisine elliden fazla şikayette bulunduğumuz halde hepsi rafa kaldırıldı. Şikayetlerin hepsi faili meçhuller dosyalarına eklenerek kapatıldı. İşte bu yüzden geçmişte söylediğimiz gibi bugün de diyoruz ki; camilerimizin yıkılmasının, yakılmasının ve eşyalarının çalınmasının asıl sorumlusu İsrail hükümetidir. Hatta tereddüt etmeden diyoruz ki iktidardaki Barak hükümeti camileri yıkan hükümettir. Peki camileri yıkan hükümetin barışı bina edecek bir hükümet olması mümkün müdür? Soruyorum size, dünyanın değişik yörelerindeki ey Müslümanlar!

Ey camilerine, kutsal varlıklarına ve vakıflarına önem veren Müslümanlar topluluğu! Ey tarihlerine ve medeniyetlerine -ki camiler, mukaddes varlıklar ve vakıflar bu medeniyetin zirvesidir- değer veren Arap toplulukları! Bizim durumumuz işte budur. Bu, içinizdeki tüm şeref sahiplerine yönelik bir çağrıdır. Her biriniz kendi gücünüz oranında bir şeyler yapabilirsiniz. İslami varlıklarımızın, İslami tarihimizin, İslam medeniyetinin Resulullah (s.a.s.)'ın isra ve miracına şahit olan kutsal topraklardaki eserlerinin yıkıntılarına ağlamadan önce gücünüz oranında bir şeyler yapın.

Bu konuda Arap Birliği teşkilatının, İslam Konferansı Örgütü'nün, İslam Alemi Birliği'nin, Uluslararası Davet ve Yardım Heyeti'nin, Beytu'l-Makdis Kongresi'nin ve İslam alemindeki diğer etkin teşkilatların, oluşumların, hareketlerin, partilerin vakit kaybetmeden derhal harekete geçmesini istiyoruz.

Bu çağrıya bir cevap veren var mı?

el-Halil Katliamı Siyonizmin Gerçek Yüzü

el-Halil katliamında şehit edilenlerin taşınması. 25 Şubat 1994 sabahı... Camii şerife toplanan pırıl pırıl insanlar tertemiz bedenleriyle Rablerine yönelmiş tam bir huzur ve huşu içinde O'na rüku ve secde ediyorlardı ki, arkalarından gelen bir kurşun yağmuruna tutuldular. Yahudi kininin saçtığı o kurşunlar huşu ile Rablerinin önünde eğilmiş olan o pırıl pırıl insanların temiz bedenlerine saplanmaya başladı.
el-Halil katliamında yaralanan bir çocuk babasının kucağında. Barush Goldstien canavarı yanındaki arkadaşının da yardımıyla Müslümanların üzerine yağmur gibi mermi yağdırıyordu. Siyonist canavarlar öylesine bir plan yapmışlardı ki kısa zamanda çok sayıda insanı öldürebilmek için iki kişi olarak camiye girmişlerdi ve biri sürekli mermi yağdırırken diğeri ikinci silahın şarjörünü dolduruyordu. Mermileri yağdıran Goldstien boşalan silahı arkadaşına veriyor ve ondan şarjörü doldurulmuş silahı alıyor böylece mermi yağmurunun kesintisiz devam etmesini sağlamaya çalışıyordu.
Katliam, iddia edildiği gibi Barush Goldstien adındaki siyonist canavarın tek başına gerçekleştirdiği bir eylem değildi. Önceden planlanmış ve askerlerin yardımıyla sistemli bir şekilde gerçekleştirilmişti. Katliamın bu şekilde planlı ve grup halinde gerçekleştirildiğini ispatlayan pek çok delil var.
el-Halil katliamında oğlu öldürülen bir Filistinli. Uluslararası siyonizmle göbek bağı içinde olan basın yayın organları Filistin halkının bağımsızlık ve varlık mücadelesini "terör" olarak kabul ettirebilmek için ellerinden gelen bütün gayreti sarf ederken işgalci siyonistlerin vahşi katliamlarını "ferdi eylem" şeklinde yansıtıyorlar. Oysa siyonist devlet bütün bu katliamları planlı bir şekilde gerçekleştirmekte ancak kendisinin çirkin yüzünün dünya kamuoyu tarafından görünmesini engellemek amacıyla pratikte "ferdi eylem" metoduna başvurmaktadır.
Yahudi yerleşimciler arasında Goldstien gibi saldırgan ruha sahip binlerce kişi bulunmaktadır. Goldstien böyle kin ve nefret duygularıyla beslendi hep. Sürekli o havayı teneffüs etti. Goldstien, şehrin köşe başlarına ve yollarının üzerine ölü gibi dikilen kişilerden sadece biriydi. O gitti, ama gerçekleştirmek istediği planlarını kendinden sonrakilere miras bıraktı. Onlar da bu planları tamamlamak üzere devraldılar.
Yahudi yerleşimcilerin çocukları küçük yaştan itibaren saldırganlığı öğrenmektedirler.
Bir yahudi yerleşimci katliam hakkında şöyle diyor: "İsterdim ki bu cesareti ben gösterebilseydim. Öyle bir cesarete sahip olsaydım hiç çekinmeden bu eylemi ben yapardım." "Siz Goldstien'ın size göre bir kahraman olduğuna inanıyor musunuz?" sorusuna muhatap olan bir başka yahudi yerleşimci de şu cevabı veriyor: "Evet. Onun bir kahraman olduğuna ve övgüye değer kahramanca bir eylem gerçekleştirdiğine inanıyorum."
Saldırganlıkta siyonistlerin sivilleriyle askerleri arasında bir fark yoktur
Filistinlilere saldırıda siyonistlerin sivilleriyle askerleri işbirliği halindedir
Hz. İbrahim Camisi şimdi işgalcilerin silahlarının gölgesinde esir durumdadır. Siyonist işgal yönetimi el-Halil katliamından sonra katliamın gerçekleştirildiği Hz. İbrâhim Camisi'ni ibadete kapattı. Cami sekiz ay süreyle kapalı tutuldu. Açıldığında ise camide büyük değişiklikler yapılmıştı. Sanki katliamı gerçekleştirenler siyonistler değil de Müslümanlarmış gibi bu caminin asıl sahibi durumunda olan Müslümanlar cezalandırılmışlardı.
Tevhid inancı üzere inşa edilen Hz. İbrahim Camisi bugün siyonist vahşetin esiri. İman sahiplerinin ilgisine muhtaç. Filistin'in el-Halil kentini sembolize eden Hz. İbrâhim Camisi'nin ilk şeklinin Hz. İbrâhim (a.s.) tarafından inşa edildiği rivayet edilir. Caminin adı bu yüzden ona nispet edilir. Nitekim elde mevcut tarihi kayıtlara göre M. Ö. 1900'lü yıllarda Hz. İbrâhim (a.s.) bu şehre gelip yerleşmiş ve bir mabet inşa etmiştir. İşte bu ma'bed bugünkü Hz. İbrâhim Camisi'nin ilk şeklidir.
el-Halil'de Hz. İbrahim'in kutsal beldesinde işgalci saldırganlar saldırı halinde. Hz. İbrahim Camisi'nde gerçekleştirilen katliam caminin tamamını istila etme ve orayı tamamıyla bir yahudi sinagoguna dönüştürme amacına yönelik planlar zincirinin bir halkasından başka bir şey değildi. Bu planlar zincirinin uygulamaya geçirilmesi işlemlerine işgal devleti siyasi yönetimiyle, yargı kurumlarıyla, ordusuyla ve tüm yahudi yerleşimcileriyle katılmıştı.

el-Halil peygamberler diyarı Filistin'in güzide bir şehri. Bu şehir anıldığında etrafında Rabbani ışıklar yayılmış olan ve birbirlerinin ardından insanlığı aydınlığa yönelten Peygamberler dizisi akla gelir. Orası temiz insanların şehridir. O insanlar yalandan hoşlanmaz, gerçeğin bütün güzelliklerine sarılırlar. el-Halil kutsal vatanın bir parçasıydı. Durup dururken yeryüzünün köşe bucaklarından çekirge sürüleri gibi akın eden ve bu şehrin kendilerine ait olduğuna dair birtakım uydurma hikâyelere, asılsız vaadlere sahip bazı kimseler oraya saldırdılar. Şehrin efendisi Hz. İbrâhim (a.s.)'ın vakıflarının da bir kısmının kendilerine ait olduğunu ileri sürerek oraya da zorla el koydular. İşte o andan itibaren şehirde bir sıkıntı başladı. Ancak şehrin asıl dramı Arap ülkelerinin 1967 Haziran savaşından yenilgiyle çıkmalarından sonra başladı. Bundan sonra el-Halil, siyonistlerin Kudüs'ten sonra ikinci hedefleri haline geldi. Burayı yahudileştirebilmek ve üzerinde kuvvetli hâkimiyet kurabilmek için birbirini izleyen ve sistemli birtakım faaliyetler yürütmeye başladılar. Yapılanların son hedefi de Hz. İbrahim Camisi haremini istila etmek ve orayı tamamiyle bir yahudi sinagoguna çevirmekti.

Bu amaç doğrultusunda çeşitli oyunlar çevrildi. Derken akıp giden zamanın en kutsal anlarından bir anda, şehrin haremi şerifi, yahudi canilerin akıttığı temiz kanların oluşturduğu bir kan gölünde yüzmeye başladı. İşte o an, hicri 1414 yılı mübarek Ramazan ayının onbeşine denk gelen Cuma günü sabah namazının kılındığı andı. Yani 25 Şubat 1994 sabahı... Camii şerife toplanan pırıl pırıl insanlar tertemiz bedenleriyle Rablerine yönelmiş tam bir huzur ve huşu içinde O'na rüku ve secde ediyorlardı ki, arkalarından gelen bir kurşun yağmuruna tutuldular. Yahudi kininin saçtığı o kurşunlar huşu ile Rablerinin önünde eğilmiş olan o pırıl pırıl insanların temiz bedenlerine saplanmaya başladı.

Bu iğrenç katliama ve bütün insanlığın nefretle lanetlemesi gereken vahşete şahid olanlardan biri olayı şöyle anlatıyor: "Biz birinci rekatı kılarken yahudilerden, asker elbisesi giyinmiş bir kişi yanımıza girdi. Kulaklarında kulaklık vardı. Bu kişi üzerimize ateş etmeye başladı. Silahının şarjörü boşaldıkça yanındaki ikinci kişi dolduruyordu. Ben sabah namazlarına gelmeyi adet edinmişimdir. Başka zamanlar her gün o vakitte burada otuz kırk asker bulunurdu. Ama o gün sadece dış kapıda yedi asker vardı. Sürekli yedi veya sekiz askerin beklediği iç kapıda ise hiç kimse yoktu. O sabah o kapıda hiçbir asker görmedim. Saldırgan yahudi üzerimize ateş etmeye başlayınca dışardaki askerler içeri girip bizim üzerimize göz yaşartıcı bomba atmaya başladılar."

Demek ki katliam, iddia edildiği gibi Barush Goldstien adındaki siyonist canavarın tek başına gerçekleştirdiği bir eylem değildi. Önceden planlanmış ve askerlerin yardımıyla sistemli bir şekilde gerçekleştirilmişti. Katliamın bu şekilde planlı ve grup halinde gerçekleştirildiğini ispatlayan pek çok delil var. Barush Goldstien canavarı yanındaki arkadaşının da yardımıyla Müslümanların üzerine yağmur gibi mermi yağdırıyordu. Siyonist canavarlar öylesine bir plan yapmışlardı ki kısa zamanda çok sayıda insanı öldürebilmek için iki kişi olarak camiye girmişlerdi ve biri sürekli mermi yağdırırken diğeri ikinci silahın şarjörünü dolduruyordu. Mermileri yağdıran Goldstien boşalan silahı arkadaşına veriyor ve ondan şarjörü doldurulmuş silahı alıyor böylece mermi yağmurunun kesintisiz devam etmesini sağlamaya çalışıyordu. Bazı Müslüman gençler cesaretle o canavarın üzerine atılarak işini bitirinceye kadar da bu mermi yağmuru devam etti.

Olaya şahid olanlardan Talâl Ebu Sinine, Müslüman gençlerin canavar Goldstien'ın üzerine atılıp onu öldürmelerini şöyle anlatıyor: "Bazı gençler ayağa kalkıp caninin üzerine yürüdü ve onu öldürdüler. İlk harekete geçerek caninin üzerine doğru yürüyen gencin adı Selim İdris'ti. İkincisi de Nemir Mücâhid'di. Daha sonra her ikisi de şehid oldu."

Siyonist askerler ikinci bir katliamı da Barush Goldstien adlı canavarın attığı kurşunlarla yaralananların hastaneye taşınması esnasında gerçekleştirdiler. Bakın yaralıları hastaneye taşıyan şoförlerden biri ne diyor: "Dört yaralıyı hastaneye götürdüm. İlk götürdüğüm kişinin beyni yolda dışarı çıkarak omuzumun üzerine düştü... Biz yaralıları ambülansa ulaştırmaya uğraşırken askerler habire üzerimize mermi yağdırıyorlardı." Olaya şahid olanlardan bir diğer kişi de şöyle diyor: "Askerler ateş açtı ve iki kişiyi şehid ettiler. Bunlardan biri Râci Gays'tı. Bu kişi askerlerin attığı kurşunlarla şehid edildi. Bir diğeri de Kefâh Merka adlı çocuktu. Bu çocuk da askerlerin attığı kurşunlarla şehid edildi."

Kefâh Merkâ o olayda şehid edilenlerin en küçüğü ve en güzeli. Daha onbir yaşını doldurmamıştı ki, kin ve nefret duygularının saçtığı kurşunlar, misafirperverlerin atası Hz. İbrâhim (a.s.)'ın yanında onun canını aldı.

Olaya şahid olanlardan bir çocuk da şöyle diyor: "Askerler kapı tarafından ateş ediyorlardı. Ben onların ateş ettiklerini gördüm." Şimdi olaya şahid olan bir başka çocuğu dinleyelim: "Ben ana kapıdan dışarı çıkmak istedim, ama çıkamadım. Askerler çıkmak isteyen herkesin üzerine ateş ediyorlardı. Dolayısıyla ben de geri döndüm ve ana kapının arkasında bekledim. Kafama bir mermi isabet ettiğinde şuuruma hâkim değildim. Birinin eliyle vurduğunu sandım. Bir de baktım ki başımdan aşağıya doğru kanlar akıyor. Olayın dehşetinden dolayı içimizden kimse şuuruna hâkim değildi ve herkes apışıp kalmış bir haldeydi."

Askerlerin gerçekleştirdiği ikinci katliam hakkında, yaralıların nakledildiği Halk Hastanesi'nin doktorlarından Mahmud et-Temimi şöyle diyor: "Hastane çevresinde birtakım silah sesleri duyduk. Ardından hastanemize yeni bir yaralı dalgası akmaya başladı. Bu olaydan sonra on beş yaralı daha hastanemize getirildi. Bunların hepsi hastane çevresindeki yüksek binaların çatılarına çıkarak oralardan, kan bağışında bulunmak için hastaneye gelen insanların üzerine ateş eden askerlerin attığı kurşunlarla yaralanmışlardı. Hatırladığım kadarıyla Dâru'l-Bayıd'dan bir genç bir ünite kan bağışında bulunup çıkmıştı. Sonra kalbinden kurşunlanarak şehid edilmiş bir halde geri getirilmişti. Bu olayda şehid edilenlerin biri başından isabet almış ve kafatası parçalanmıştı. Yaralananların yaraları oldukça tehlikeliydi. O zaman hastane çevresindekilere yapılan saldırıda yirmi kişi isabet aldı ve bunlardan dördü şehid oldu. Yani isabet alan her beş kişiden biri şehid oldu. Bu da gösteriyor ki saldırıda bulunanlar kesinlikle hedef aldıkları kişileri öldürmek kastıyla ateş etmişlerdi."

İşgal yönetimi Hz. İbrahim camisi katliamını dünya kamuoyuna, akli dengesi yerinde olmayan aşırı dinci bir yahudi tarafından işlenmiş bir katliam olarak kabul ettirmeye çalıştı. Ancak katliamdaki her şey gerçeği haykırıyordu... Katliamın bizzat işgal yönetiminin bilgisi dahilinde ve onun yardımıyla gerçekleştirildiği gerçeğini. Askerler cami hareminin kapılarını kapatmış ve namaz kılanları dışarı çıkarmaya yahut dışardan şehitlere ve yaralılara ulaşmaya çalışanlara engel olmuşlar, daha sonra da yaralıların hastaneye nakli esnasında ikinci bir katliam gerçekleştirmişlerdi. Sonra da şehitlerin ahirete uğurlanması esnasında halkı kabristana kadar izledi ve katliamı burada tamamladılar. Böylece H. 1414 yılının Ramazan ayının onbeşine denk gelen "Kanlı Cuma"da sabah namazının kılındığı esnada bir siyonist canavar tarafından başlatılıp onunla aynı fikirleri paylaşan ve aynı duyguları taşıyan işgalci askerler tarafından sürdürülen korkunç katliamda 67 Müslüman şehid oldu, 300'e yakın Müslüman da yaralandı.

Barush Goldstien Canavarı Neyin Nesiydi?

el-Halil'de o korkunç katliamı başlatan Barush Goldstien canavarının kimliğinden biraz söz etmek gerekiyor. Kimdi bu cani yahudi ve nereden gelmişti? Bu cani aslında siyonizm ideolojisinin bir aynası, kutsal Filistin topraklarını işgal altında tutan zihniyetin bir prototipiydi. O, Filistin toprakları üzerinde bir işgal hâkimiyeti kuran kitlenin arasından çıkmıştı ve onu bu derece vahşi bir katliamı gerçekleştirmeye yönelten duygular kendisine bu kitle tarafından kazandırılmıştı. Yani o kendini değil bir kitleyi ve zihniyeti temsil ediyordu. Bu cani mesleğiyle ilgili bütün insani değerleri unutmuş bir doktordu. Daha önce Amerika'da oturuyor ve Amerikan kimliğini taşıyordu. Orada doğmuş, sonra işgal altındaki topraklara göç etmiş ve terör yuvası Kiryat Arba yahudi yerleşim merkezinde oturmaya başlamıştı. Bu kişi Kach terör örgütünün eski bir mensubuydu. Terörist haham Meir Kahane'nin en katı bağlılarındandı. İsrail ordusunda üç yıl süreyle yedek subay olarak görev yapmıştı.

Peki bu korkunç caniyi hangi toplumsal ve fikri yapı ortaya çıkarmıştı ve onu bu derece büyük bir vahşete yönelten zehirler onun zihnine nereden akıtılmıştı? Bu caninin hangi ortamda ve ne gibi ilkeler üzere yetiştirildiğine baktığımızda, bu sorunun cevabını gayet net bir şekilde almamız mümkün olur. Bunun için ilk önce New York'un yahudi mahallesi Bruklin'de oturan dindar anne ve babasının onu nasıl bir anlayışla yetiştirdiklerine bakmamız gerekir. Annesi onu orada en önce, kaynağını kutsallaştırılmış birtakım yalanlarla dolu uyduruk kitaplardan alan kin ve ırkçılık sütüyle emzirmişti. İşte bu sütle emzirilen çocuklara öğretilen müzik parçalarından biri:

Bütün dünya Araplardan nefret eder
Dünyanın ilk gayesi onları teker teker öldürmektir
Şu ayaklarımla düşmanımı ezeceğim
Şu dişlerimle onun derisini kemireceğim
Şu dudaklarımla onun kanını emeceğim
Yine de ona olan kinimi çıkarmış olmayacağım

İşte Goldstien böyle kin ve nefret duygularıyla beslendi hep. Sürekli o havayı teneffüs etti. Goldstien, şehrin köşe başlarına ve yollarının üzerine ölü gibi dikilen kişilerden sadece biriydi. O gitti, ama gerçekleştirmek istediği planlarını kendinden sonrakilere miras bıraktı. Onlar da bu planları tamamlamak üzere devraldılar.

Bakın Filistin topraklarına adeta mayınlar gibi yerleştirilen yahudi yerleşimcilerden biri ne diyor: "Belki insanlığın çoğu bu olayı duymak bile istemez. Ama bize göre bu gerçekten büyük bir eylemdir. Biz yeterince insan öldürülmediğine inanıyoruz. Yine de Tanrı'ya şükürler olsun. Öldürülen insan sayısı pek fena sayılmaz. Bu iyi bir başlangıç sayılır." Bu zihniyet sadece bir iki kişiye mahsus zihniyet değil. Kendilerini insanlığın efendileri, diğerlerini ise hizmetçi ve köle sürülerinden ibaret sayan siyonizm ideolojisinin bütün bağlıları böyle düşünür. Bakın bir başka yahudi yerleşimci ne diyor: "İsterdim ki bu cesareti ben gösterebilseydim. Öyle bir cesarete sahip olsaydım hiç çekinmeden bu eylemi ben yapardım." "Siz Goldstien'ın size göre bir kahraman olduğuna inanıyor musunuz?" sorusuna muhatap olan bir başka yahudi yerleşimci de şu cevabı veriyor: "Evet. Onun bir kahraman olduğuna ve övgüye değer kahramanca bir eylem gerçekleştirdiğine inanıyorum."

Bu düşünce onların oluşturduğu kitlenin tümünün ortak bir düşüncesidir. O kitle, terörü, öldürmeyi ve başkalarını ortadan kaldırmayı kendine gaye edinmiştir. İşte bu kitle işgal güçleri tarafından korunmakta ve kendilerine her yönden yardım edilmektedir. Çünkü bu kitle işgal yönetiminin can damarı ve ayakta kalabilmesini sağlayan unsurdur. Bu zihniyet sadece sinoyist işgal yönetiminin hâkim olduğu bölgelerde kendini hissettiren bir zihniyet de değildir. Bu, tüm dünyaya yayılmış siyonist yapılanmanın tümüne hâkim olan ortak bir zihniyettir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde bu anlayış belirgin bir şekilde kendini hissettirmektir. Oysa Amerika Birleşik Devletleri'nin başkanı sözünü ettiğimiz caninin kendi ülkesinin ürünü olduğunu görmezlikten gelerek, yahudilerin zulme uğradıklarına dair uyduruk hikâyeleri tekrar edip durmakta ve vatandaşlarından bu zulümlerin kinini taşıyan bir topluma karşı anlayışlı olmalarını, yaptıkları taşkınlıklar karşısında kendilerini tutmalarını istemektedir. Sonra da bu anlayıştan yola çıkarak yahudi terör örgütlerine fırsat ve imkân vermektedir. Bu terör örgütleri Amerikan yönetiminin sağladığı kolaylıklardan ve verdiği imkânlardan yararlanarak bu ülkede istedikleri yerlerde kamplar düzenleyebiliyorlar. O kamplarda Goldstein markasını taşıyan binlerce terörist yetişiyor. Üstelik oradan, canilere, silahlarını alabilmeleri ve yerleşim merkezlerini kurabilmeleri için su gibi para akıyor.

el-Halil Katliamının Perde Arkası

Uluslararası siyonizmle göbek bağı içinde olan basın yayın organları Filistin halkının bağımsızlık ve varlık mücadelesini "terör" olarak kabul ettirebilmek için ellerinden gelen bütün gayreti sarf ederken işgalci siyonistlerin vahşi katliamlarını "ferdi eylem" şeklinde yansıtıyorlar. Oysa siyonist devlet bütün bu katliamları planlı bir şekilde gerçekleştirmekte ancak kendisinin çirkin yüzünün dünya kamuoyu tarafından görünmesini engellemek amacıyla pratikte "ferdi eylem" metoduna başvurmaktadır. Bakın Hz. İbrâhim Camisi'nde namaz kılanlara yönelik saldırıda bacaklarından iki kurşun yarası alan 20 yaşındaki Muhammed Sâri adlı genç olaylarla ilgili olarak neleri anlatıyor:

"Olaylar Perşembe günü yatsı namazı esnasında başladı. İsrail askerleri ve silahlı sivil yahudiler bu sırada caminin etrafına toplanarak, bu günün yahudilere özel bir bayram günü olduğunu ileri sürdüler ve Müslümanları camiye girmekten alıkoymak istediler. Namaz kılmak isteyenler dışarıda bir alanda toplandılar. Bu sırada sivil yahudiler namaz kılmak üzere toplanan Müslümanlara doğru el bombaları attılar. Müslümanlar camiye girmek için ısrar edince yahudi askerler önce küçük gruplar halinde sonra teker teker camiye girmelerine izin verebileceklerini söylediler. Gece saat on sıralarında da askerler namaz kılmak üzere camiye toplanan Müslümanlardan camiyi tamamen terk etmelerini istediler. Yahudi askerler Müslümanların camiyi terk etmeleri esnasında çok sayıda Müslümana dayak attılar. Ertesi sabah Müslümanlar sabah namazını kılmak için camiye toplu halde geldiler. Sabah namazına toplananların sayısı 1500'ü bulmuştu. Bunların arasında kendilerine tahsis edilmiş olan yerde namaz kılan kadınlar da vardı. Müezzin namaz için kamet getirdi. Biz saf tuttuk ve namaza başladık. Rüku ettik. Sonra birinci secdeye vardığımızda seri bir şekilde ateş edildiğini duyduk. Yüzümü sesin geldiği yöne çevirdiğimde askeri elbiseler giyinmiş ve otomatik makineli tüfek taşıyan birinin namaz kılanlara doğru mermi yağdırdığını gördüm. Saldırgan, caminin sütunlarından birini siper almış oradan ateş ediyordu. Saldırgan saldırı esnasında arka arkaya sekiz şarjör boşalttı."

Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS)'nin açıklamalarında da katliamın sadece gözü dönmüş bir yahudinin işi olmadığı olayın arkasında siyonist İsrail yönetiminin ve bunun da ötesinde siyonizm anlayışının olduğu vurgulandı. HAMAS'ın 26 Şubat 1994 tarihinde katliamla ilgili olarak düzenlediği basın toplantısından sonra yayınlanan bildirisinde bu konuyla ilgili olarak şu ifadelere yer verildi: "Siyonist katillerin mübarek Ramazan ayının tam ortasında, mübarek cuma gününde ve Halilurrahman şehrinde bulunan kutsal Hz. İbrahim Camisi'nde namaz kılanları secdede yakalayarak gerçekleştirdikleri bu katliam onların İslâm'a ve Müslümanlara karşı gözü kapalı bir şekilde duydukları kinin göstergesidir. Bu katliam sadece Filistin halkını hedef almış değildir. Aksine açık bir şekilde İslâm inancına ve medeniyetine yöneltilen bir saldırıdır."

Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS), Hz. İbrahim Camisi katliamının birinci yıldönümü münâsebetiyle yayınladığı bildiride de bu katliamın Filistin topraklarına yerleştirilen ve Filistinlilere karşı kin dolu olan yahudi teröristler, İsrail askerleri ve Rabin tarafından ortaklaşa gerçekleştirilmiş bir katliam olduğuna, bu sayılanların hepsinin söz konusu olayda payının bulunduğuna dikkat çekti.

Siyonistler el-Halil katliamının birinci yıldönümünde katliamın baş sorumlusu olarak görülen Barush Goldstien'ın oturduğu Kiryat Arba yahudi yerleşim merkezinde bir tören düzenlediler. Bizzat İsrail kaynaklarının verdiği haberlere göre törene bazı hahamlar da katıldı ve Goldstien'ı andılar. Kach adlı terör örgütüne mensup siyonistler ayrıca Goldstien'ın mezarı başında da bir anma töreni düzenlediler.

Hz. İbrâhim Camisi Ne Durumda?

Siyonist işgal yönetimi el-Halil katliamından sonra katliamın gerçekleştirildiği Hz. İbrâhim Camisi'ni ibadete kapattı. Cami sekiz ay süreyle kapalı tutuldu. Açıldığında ise camide büyük değişiklikler yapılmıştı. Sanki katliamı gerçekleştirenler siyonistler değil de Müslümanlarmış gibi bu caminin asıl sahibi durumunda olan Müslümanlar cezalandırılmışlardı. Caminin yahudilere ayrılan kısmı üçte ikisini kapsayacak şekilde genişletilmiş, bunun yanı sıra Müslümanlara ait kısımda namaz kılacakların sayısına sınır koyulmuş ve bu kısmın askerler tarafından gözetlenebilmesi için caminin değişik yerlerine gizli kameralar, gözetleme yerleri vs. yerleştirilmişti. Müslümanlara tahsis edilen bölümde namaz kılabileceklerin sayısı 300'le sınırlandırılmıştı. Müslümanların kullandığı ana kapılardan sadece bir tanesi açık bırakılmış diğerlerinin tamamı kapatılmıştı. Açık bırakılan kapıya da havaalanlarındaki gibi manyetik kontrol cihazları ve özel gözetim bölmeleri yerleştirilmişti. Yapılan bu düzenlemelerle cami adeta bir polis karakoluna dönüştürülmüştü. Sanki sekiz ay önceki katliamın sorumlusu onlarmış ve tehlike onlardan kaynaklanıyormuş gibi.

Kudüs'teki İslâmi Vakıflar Meclisi Hz. İbrahim Camisi'nde yapılan değişikliklerle ilgili bir açıklamasında İsrail yönetiminin Hz. İbrahim Camisi'nde yaptığı değişikliklerle orada ibadet eden Müslümanlara saldırarak katliam gerçekleştirenleri, Müslümanların hesabından mükâfatlandırdığını ifade etti. Meclisin yaptığı açıklamaya göre siyonist işgal yönetimi Hz. İbrahim Camisi'ndeki bazı İslâmi sembolleri sildi. İslâmi Vakıflar Meclisi konuyla ilgili açıklamasında Hz. İbrahim Camisi'nin Müslümanların bir mabedi olduğuna dikkat çekerek bu cami üzerinde askeri diktatörlük kurmaya, askeri gücünü kullanarak Müslümanların ibadet hürriyetlerini kısıtlamaya kimsenin hakkı olmadığını ifade etti. Meclis ayrıca Hz. İbrahim Camisi'nin tamamının Müslümanlara ait olduğunu dile getirerek orada Müslümanlardan başkalarına ibadet yeri tahsis edilemeyeceğini belitti. Açıklamada İslâmi hükümlere göre bir caminin bütün dünya Müslümanlarına açık olması gerektiği de vurgulanarak, kimsenin bir camiyi bazı Müslümanlara açık tutarak diğerlerine kapatmaya hakkı olmadığı belirtildi.

Son imzalanan el-Halil anlaşması da Hz. İbrâhim Camisi açısından büyük bir ihanet oldu. Çünkü anlaşmada el-Halil'in % 20'lik kesimi tamamen siyonist işgalcilerin kontrolüne bırakılmıştır ki Hz. İbrâhim Camisi de bu bölgede kalmaktadır. Üstelik anlaşma metninde Hz. İbrâhim Camisi'nden "câmi" olarak değil "Peygamberler Kabristanı" olarak söz edilmektedir. Bu yolla caminin tamamen bir yahudi sinagoguna dönüştürülmesi için zemin hazırlandığı gayet açıktır. Öte yandan siyonist işgal yönetimi el-Halil'deki yahudi yerleşimci sayısını artıracağını açıklayarak bu şehirle ilgili hedefini ortaya koydu. Şehrin siyonist yönetime bırakılan kesiminde yahudi sayısının artırılması Hz. İbrâhim Camisi'ne yönelik yahudi tehdidinin her geçen gün artması demek olacaktır. İşte el-Halil anlaşmasına imza atanlar Filistin'inMescidi Aksa'dan sonra gelen bu mübarek mabedini böyle bir tehlike ve tehditle karşı karşıya bırakmışlardır.

Dünden Bugüne Hz. İbrâhim Camisi

Filistin'in el-Halil kentini sembolize eden Hz. İbrâhim Camisi'nin ilk şeklinin Hz. İbrâhim (a.s.) tarafından inşa edildiği rivayet edilir. Caminin adı bu yüzden ona nispet edilir. Nitekim elde mevcut tarihi kayıtlara göre M. Ö. 1900'lü yıllarda Hz. İbrâhim (a.s.) bu şehre gelip yerleşmiş ve bir mabet inşa etmiştir. İşte bu ma'bed bugünkü Hz. İbrâhim Camisi'nin ilk şeklidir.

Hz. İbrâhim Camisi'nin bulunduğu şehir siyonist işgalcilerin eline 1967 Haziran Savaşı'ndan sonra geçti. Caminin asıl dramı da bu tarihten sonra başladı. Yahudiler Hz. İbrâhim Camisi'ni işgal edebilmek ve bu kutsal mabedi sinagoga dönüştürebilmek amacıyla el-Halil'in tam merkezine bir yahudi yerleşim merkezi kurdular.

Yahudiler başlangıçta tek tek gelerek cami haremi dışında dini törenlerini yaptılar. Daha sonra onların da cami haremi içinde ibadetlerini yapmalarına izin veren bir karar çıkarıldı. Bu, o kutsal mabedin halis İslâmi kimliğine yönelik ilk saldırıydı. Bu izin, kalabalık bir tören ve toplu ibadetle kutlandı. 27 Ağustos 1972'de gerçekleştirilen bu ibadet ve törenlere yahudi terör örgütlerinden Kach'ın lideri haham Meir Kahane önderlik etti.

Bu olayın üzerinden daha birkaç hafta geçmemişti ki işgal yönetimi yahudilerin, Müslümanların namaz kıldıkları vakitlerde de kendi ibadetlerini yapabileceklerine dair açıklama yaptı. Derken olaylar birbirini izlemeye başladı. Aynı yılın Kasım ayının on ikisinde bölgenin askeri kumandanı yahudilerin ibadet saatlerini artıran ve caminin içine ibadet esnasında oturulmak üzere sandalyeler sokulmasına imkân veren bir karar çıkardı. Bu karar, caminin içine Tevrat nüshalarının konulacağı birtakım dolaplar yerleştirilmesine de imkân veriyordu. Bu dolaplardan biri Hz. Ya'kub (a.s.) zaviyesine yerleştirildi. Bu kararın gölgesinde Hz. Yakub (a.s.) zaviyesi ve dolayısıyla Hz. İbrahim (a.s.)'ın makamının önü işgal edilmiş oldu. Yine aynı sıralarda Müslümanların namazları için tahsis edilen süre de kısaltıldı. Buna göre öğle ve ikindi namazları için toplam iki buçuk saat süre tanınıyordu. Buna ek olarak Müslümanların cenaze namazlarını Hz. İbrahim Camisi hareminde kılmaları da yasaklandı.

Daha sonra yahudiler Müslümanların namazlarını karıştırmak amacıyla garip birtakım dini parçalarını yüksek seslerle söylemeye ve yine cami haremi içinde boynuzdan yapılan çalgılarını çalmaya başladılar. Bu yolla camiye karşı saygısızlıklarını ve Müslümanları tahrik etmeyi amaçlayan hareketlerini daha da artırdılar.

el-Halil katliamından sonra ise camide büyük değişiklikler yapılarak Müslümanların ibadet imkânları iyice kısıtlandı, yahudilere tahsis edilen bölüm de caminin üçte ikisini kapsayacak şekilde genişletildi.

Bütün bu gelişmeler açıkça gösteriyordu ki, Hz. İbrahim Camisi'nde gerçekleştirilen katliam caminin tamamını istila etme ve orayı tamamıyla bir yahudi sinagoguna dönüştürme amacına yönelik planlar zincirinin bir halkasından başka bir şey değildi. Bu planlar zincirinin uygulamaya

Filistin'de Yahudileştirme Savaşı

3 Mart 2010 Çarşamba, Vakit gazetesi

Siyonist işgal devletinin Filistin topraklarında veya dışında yürüttüğü savaş sadece askerî operasyonlardan, saldırılardan, cinayetlerden ve tehditlere dayalı psikolojik savaştan ibaret değildir. Kuruluşunu savaş yoluyla gerçekleştirdiği gibi varlığını da yine savaşlarla sürdüren işgal devleti çok yönlü saldırılar yürütüyor. Savaş alanlarının biri de tarih, kültür ve kimlik savaşıdır.

Filistin topraklarının özünde Yahudi kültürünü ve tarihini barındırdığı iddiasına delil oluşturabilmek için yıllardan beri kazı faaliyetleri, arkeolojik çalışmalar yürütüyor. Gerçekleştirdiği kazılar ve arkeolojik çalışmalar sonucu ortaya çıkardığı eserlerin tamamı iddia ettiğinin aksini ispatladığından şimdi farklı bir stratejiden yararlanma yoluna gidiyor. Filistin topraklarının barındırdığı İslâmî eserleri ve Hıristiyan eserlerini önce kademeli bir şekilde Yahudi kültürüne mal etmek, sonra da ya bu eserlerin vechesini değiştirerek Yahudi kültürünü yansıtan görünüme çevirmek ya da tümüyle ortadan kaldırıp yerlerine Yahudi kimliğine, tanımlamalarına, sembollerine göre şekillendirilmiş yeni binalar inşa etmektir.

İşgalci Siyonist devletin el-Halil'deki Hz. İbrahim Camisi'ni ve Beytlaham'daki Bilal ibnu Rabah Camisi'ni "Yahudi kültürel eserler listesi"ne almak suretiyle gasp etmeye kalkışması Filistin topraklarının kültürel kimliğini değiştirme amaçlı geniş çaplı yeni bir projesinin hayata geçirilmesinin başlangıcıdır.

İşgal devleti Filistin topraklarının kültürel kimliğini değiştirme amaçlı faaliyetlerini kuruluşundan beri sürdürüyordu. Bu amaçla çok sayıda İslâmî eseri ya ortadan kaldırdı ya da amacına bütünüyle aykırı bir şekilde kullanılmasını sağladı. Örneğin İslâm tarihine geçmiş birçok değerli ilim adamının, siyasetçinin veya komutanın kabrinin bulunduğu tarihi kabristanları düzleyerek üzerine otoparklar inşa edilmesini sağladı. Son olarak da Kudüs'te Me'menullah Kabristanı'nda bulunan kabirlerin bazılarını başka yerlere taşıyarak bazılarının üzerine de beton tabla döşeyerek üzerine Hoşgörü Müzesi adında bir müze inşa etmeye başladı. Oysa bu kabristan Kudüs'ün ve Filistin'in tarihinde önemli yeri olan büyük ilim adamlarının, komutanların ve yöneticilerin kabirlerinin bulunduğu bir kabristandır. İşgal devletinin amacı da zaten Kudüs'ün ve Filistin'in tarihine damga vurmuş Müslüman önderlerin izlerini ortadan kaldırmaktır. Yoksa sözünü ettiği müzenin inşa edilmesi için başka bir yer bulamadığından dolayı böyle tarihi öneme sahip bir kabristanı seçmiş olması düşünülemez elbette. İşin ilginç olan bir yönü de tarihi ve kültürel vecheyi değiştirme amaçlı bir kültür katliamının gerçekleştirilmesi suretiyle inşa edilen binanın adının "Hoşgörü Müzesi" konması. İsimlerin ve kavramların çirkin amaçlar ve art niyetli planlar için kullanılmasının tiksindirici bir örneği de burada karşımıza çıkıyor. İşgalci Siyonist devlet bundan önce de, medyatik yanıltma ve yönlendirme faaliyetlerinde isimleri ve kavramları art niyetli olarak kullanmanın pek çok örneğini ortaya koymuştu.

İşgal devleti Filistin topraklarının tarihi kimliğini değiştirme amaçlı kültürel katliam faaliyetlerinde çok sayıda camiyi gasp edip gece kulübü olarak kullanılmasına imkân vermiştir. Camilerin özellikle gece kulüplerine ve eğlence merkezlerine dönüştürülmesinin amacı sadece Filistin topraklarının barındırdığı tarihi mirasın yapısını ve kültürel vechesini değiştirmek değil aynı zamanda İslâm'a hakaret amaçlı, Müslümanların dinî duygularını hedef alan çirkin saldırılar gerçekleştirmektir. İki milyar insanın bağlı olduğu, vicdanları yıpranmamış tüm insanların da saygı duyduğu Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ve onun ailesine hakaret niteliğindeki karikatürlerin yayınlanmasındaki amaç ve niyet ne ise Filistin topraklarında tarihi camilerin gece kulüplerine ve eğlence merkezlerine dönüştürülmesindeki amaç ve niyet de odur.

Fakat bugün işgalci saldırgan devletin başbakanı Netanyahu'nun başlattığı ve Filistin'in tarihi kimliğini belirleyen İslâmî eserlerin Yahudi eserleri listesine alınmasıyla yürütülen savaş yeni bir stratejik savaştır. Bu savaş bütün dünya Müslümanlarını ilgilendirmektedir ve birlikte karşı durulması gerekir.

Bu savaşın öncelikle hedefinde olan mabed ise Mescidi Aksa'dır ve son zamanlarda bu mabedi hedef alan saldırıların, tehditlerin artması bu savaşın bir parçasını oluşturmaktadır. Bu konudaki değerlendirmelerimizi inşallah müteakip yazımızda dile getireceğiz.

Mescidi Aksa'nın Çağrısı

4 Mart 2010 Perşembe, Vakit gazetesi

Arapçada yaygın kullanılan bir deyim var: "Va Mu'tasımah!" Bu sözün önemli bir geçmişi ve ifade ettiği ince anlam var. Bugün söze buradan başlamak istiyorum.

Abbasi halifelerinden Mu'tasım ibnu Harun döneminde Bizans İmparatoru Theofilos yaklaşık yüz bin askerden oluşan büyük bir orduyla Malatya ve Samsat bölgelerine saldırı düzenler. Sonra Suriye'deki Zibatra kalesine saldırır. Savunanları hep öldürür. Müslümanlardan esir ettiklerine Arapçada "temsil" denen vahşeti icra eder, yani gözlerini oydurur, kulaklarını ve burunlarını kestirir. Kadınlardan da en az bin kişiyi esir alır. Esir kadınlardan biri "Va Mu'tasımah!" yani "Ah Mu'tasım! Neredesin?" diye bağırır. Bizans işgalcilerin önünden kaçabilenler Halife Mu'tasım'ın yanına çıkarlar. Yaşadıklarını anlatır, esir kadının yürekleri yakan bu çağrısını da ona ulaştırırlar. Bu çağrı Mu'tasım'ı çok etkiler ve büyük bir ordu hazırlayarak işgal edilen topraklara doğru harekete geçer. İşgalcileri dize getirerek hem toprakları hem de esirleri kurtarır.

Tam adı Ebu İshak Abbas el-Mu'tasım ibnu Harun olan bu halife meşhur Abbasi halifesi Harun Reşid'in oğluydu ve annesi de bir Türk hanımdı.

Bu hadise sebebiyle, insaf ve merhametten yoksun saldırganların pençesine düşmüş ve kendilerine el uzatacak bir yardımcı arayan perişan haldeki insanların çağrısı Arapçada "Va Mu'tasımah!" ibaresiyle ifade edilir.

Bugün ne yazık ki ümmetin birlik ve bütünlüğünü temsil edecek bir hilafetin bulunmaması sebebiyle kendini böyle bir çağrıya cevap verebilecek güçte hissedecek lider de henüz yok. Çünkü hak ve adaletin güçlü kılınabilmesi için öncelikle hak ve adalet etrafında bütünlüğün, ittifakın oluşturulması gerekir.

Bununla birlikte geçtiğimiz Pazar günü işgalcilerin baskınlarına karşı Mescidi Aksa'yı himaye etmeye çalışan gençlerin ve onların direnişlerine destek veren kitlenin, normalde Filistin Anayasası'na göre başkanlık süresi 9 Ocak 2009'da sona ermesine rağmen hâlâ korsan bir şekilde bu makamı işgal eden Mahmud Abbas'ı protesto ederken,"Büyük Türkiye! Güçlü Türkiye! Kurtar bizi Erdoğan!" diye seslenmelerini bir "Va Mu'tasımah!" çağrısı olarak algılamak gerekir. Bunu söylerken Türkiye'nin ve Tayyib Erdoğan'ın ordular donatıp sefere çıkmasını bekliyor değiliz ve mevcut şartlarda bunun mümkün olamayacağını da biliyoruz. O insanların ve himaye ettikleri Mescidi Aksa'nın Siyonist vahşet karşısındaki biçareliğine bigane kalınmaması, seslerinin duyulması gerektiğini hatırlatmaya çalışıyoruz. Sahip çıkılmasının ve destek verilmesinin birçok yolu var.

Bu çağrı sadece başbakana ve onun etrafındaki yönetim kadrosuna yöneltilmiş değildir. Bütün Türkiye halkına, Müslümanların ilk kıblesi durumundaki Mescidi Aksa'nın karşı karşıya olduğu tehlikeyi görmezden gelmeyeceği ümit edilen bütün duyarlı insanlara yöneltilmiştir. İşgalci saldırganlık karşısında bir kitlesel duyarlılık oluşturulmazsa sadece başbakanın ve yönetim kadrosunun yapabileceği hiçbir şey olamaz.

Türkiye bu sıralarda kendi içindeki ciddi sorunlarla, özellikle Ergenekon ve onunla doğrudan bağlantılı Balyoz darbe planıyla ilgili davaların dal budak olmasından, bu konularda ortaya çıkarılan belgelerin önemli mevkileri işgal etmiş veya etmekte olan kişilere dokunması sebebiyle gündemi meşgul eden tartışmalarla uğraşıyor. Ama yine de Kudüs'ten gelen "Va Mu'tasımah!" çağrısına sessiz kalamayız.

Bu çağrı Mescidi Aksa'nın çağrısıdır. Çünkü o gençler ve etraflarında toplanan kitle "biz zaten büyük baskı altında ve ciddi tehditlerle karşı karşıyayız" diyerek kenarda durmayı tercih edebilirlerdi. Ama öyle yapmayıp insaftan ve merhametten zerre kadar nasipleri olmayan Siyonist saldırganlardan kaynaklanabilecek bütün tehlikeleri göze alarak Mescidi Aksa'nın himayesine koştular. Peki, biz onların "Va Mu'tasımah!" çağrıları karşısında ne yapıyoruz?

Bu çağrı ve gelişmeler karşısında medyanın da yeterince duyarlı olmadığını, olayları ve yapılan çağrıları rutinleşmiş hadiseler gibi algıladığını görüyoruz. Bununla birlikte hadiseleri saati saatine kamuoyuna duyurmaya çalışan Filistin Enformasyon Merkezi'nin web sitesinin Türkçe bölümünde "Mescidi Aksa'da Neler Oluyor?" başlıklı önemli bir dosya haber yayınlandı. Okunmasını tavsiye ediyoruz.

Siyonist saldırganlık karşısında yardım çağrısı sadece Mescidi Aksa'dan ve Kudüs'ten gelmiyor. İki gün önce Gazze'den bir kıymetli kardeşimiz arayarak ambargonun yol açtığı durumdan söz etti ve "ne olacak bu insanların hali?" diye sordu. Ben de bir moral ve ümit kaynağı olması için gemi konvoyu kampanyasının başlatıldığını haber verdim. İnşallah müte

 

 

akip yazımız bu konu hakkında olacak.

 

Hz. İbrahim Camisinde İsrail Oyunu

09 Kasım 1994

25 Şubat 1994 Cuma günü Sabah namazı esnasında bir yahudi asker tarafından gerçekleştirilen ve 67 Müslümanın şehid edilmesine yol açan katliam dolayısıyla ibadete kapatılan Hz. İbrahim Camisi siyonist yönetimin çeşitli değişiklikler yapmasından sonra ancak ibadete açıldı. Siyonist yönetim caminin daha önce yahudiler tarafından haksız olarak gasp edilen bölümünü daha da genişleterek Müslümanların ibadet edecekleri kısmı daralttı. Bununla da kalmayarak camiyi adeta bir askeri karakola dönüştürdü. Kudüs'teki İslâmi Vakıflar Meclisi konuyla ilgili açıklamasında, işgal yönetiminin Hz. İbrâhim Camisi'ni bu şekilde ibadete açmasından üzüntü duyduklarını bildirdi. Meclisin yaptığı açıklamaya göre siyonist işgal yönetimi el-Halil şehrinde bulunan tarihi Hz. İbrahim Camisi'ndeki bazı İslâmi sembolleri sildi. Bunun yanı sıra camiyi içinden bölerek daha önce haksız bir şekilde gasp edilerek yahudilere tahsis edilen kısmı genişletti. Müslümanların ibadet edecekleri kısmı da daraltarak bu kısımda ibadet edebileceklerin sayısını üç yüzle sınırladı. Bununla da kalmayarak caminin içerisine özel televizyon kameraları, elektronik cihazlar, özel gözetim bölmeleri yerleştirmek ve bir kapı dışında bütün giriş kısımlarını kapatmak suretiyle camiyi adeta bir askeri karakola dönüştürdü. Kudüs'teki İslâmi Vakıflar Meclisi konuyla ilgili açıklamasında Hz. İbrahim Camisi'nin Müslümanların bir mabedi olduğuna dikkat çekerek bu cami üzerinde askeri diktatörlük kurmaya, askeri gücünü kullanarak Müslümanların ibadet hürriyetlerini kısıtlamaya kimsenin hakkı olmadığını ifade etti. Meclis ayrıca Hz. İbrahim Camisi'nin tamamının Müslümanlara ait olduğunu dile getirerek orada Müslümanlardan başkalarına ibadet yeri tahsis edilemeyeceğini belitti. Açıklamada İslâmi hükümlere göre bir caminin bütün dünya Müslümanlarına açık olması gerektiği de vurgulanarak, kimsenin bir camiyi bazı Müslümanlara açık tutarak diğerlerine kapatmaya hakkı olmadığı belirtildi. İslâmi Vakıflar Meclisi, İsrail'in Hz. İbrahim Camisi'nde yaptığı değişikliklerin geçersiz olduğuna işaret edilerek şu ifadeye yer verildi: "İsrail bu değişikliklerle bir bakıma orada ibadet eden Müslümanlara saldırarak katliam gerçekleştirenleri, Müslümanların hesabından mükâfatlandırmak istemiştir."

İsrail Camileri Barlara, Müzelere ve Kumarhanelere Dönüştürüyor

İsrail'in Filistin'deki camileri sürekli baskı altında tutmaya çalıştığından giriş yazısında söz etmiştik. Bu yazıda da barlara, müzelere, kumarhanelere ve benzer mekânlara dönüştürülen camilerden, mescitlerden ve diğer İslâmi vakıf mülklerinden söz edeceğiz. Uluslararası haber ajanslarından Quds Press, İsrail'in İslâmi vakıf mülkleriyle ve mabetlerle ilgili uygulamaları hakkında bir rapor hazırladı. Rapora göre İslâmi tarihi mekânlara ve mabetlere tecavüzler İsrail'in kuruluşuyla birlikte başladı. İsrail, 1950'de çıkardığı ve Kayıp Kişilerin Mülkleri Kanunu adına verdiği bir kanunla İslâmi vakıf mülkleriyle ilgilenme işini Kayıpların Mülkleriyle İlgili Kayyımlık adını verdiği komisyona verdi. Bu, İslâmi vakıf mülklerinin kayıp kişilere ait mülkler olarak değerlendirilmesi anlamı taşıyordu. Daha sonra bu kanunun 3. maddesinde değişiklik yapılarak söz konusu kayyımlığın İslâmi vakıf mülklerini sadece İsrail ekonomisine katkıda bulunmak amacıyla istimlak edebileceğine dair açıklama getirildi. Öte yandan 1977 tarihli İsrail Ceza Kanunu mukaddes mekânlara yönelik tecavüzlere ağır cezalar getirirken, bu cezalar İslâmi mukaddes mekânlara yönelik tecavüzlere karşı işletilmedi. Bu konuda gösterilen gevşeklik ve vurdumduymazlık İslâmi mukaddes mekânların birçok kez saldırıya maruz bırakılmasına ve kirletilmesine yol açtı. Bu saldırılar sadece kişiler eliyle yapılmadı. Aynı zamanda çeşitli komisyonlar vasıtasıyla da gerçekleştirildi. Birçok camiye el konularak değişik amaçlarla kullanılmaya başlandı. İşte bunlardan birkaç örnek: Kuzey Hittin köyünün camisi civardaki bir bir kibbutch'un (genel çiftliğin) sığırları için ahır olarak kullanılmaktadır. el-Aksa Cemiyeti'nin başkanı Kâmil Reyyân söz konusu camiyi temizlemek ve içinde namaz kılmak amacıyla 9 Mayıs 1992 tarihinde civarında bir günlük bir kamp kurmak istedi. Kendilerine haber verilenler belirtilen gün, erken saatlerde kamp yerine geldiler. Ancak temizlemek istedikleri Kuzey Hittin Camisi'nin çevresinde kalabalık bir polis grubunu ve İsrail sınır güvenlik kuvvetlerini karşılarında buldular. Öte yandan ahır olarak kullanılan caminin etrafına da tel örgü çekilmişti. Akdeniz sahilinde, Hayfa ile Nitanya şehirlerinin arasında bulunan Kaysâriyye köyünün camisinin bir bölümü lokanta ve kumarhaneye dönüştürüldü. Bi'ru Sebu' Camisi müzeye dönüştürüldü. Aynu Havd camisi, içinde kumar da oynatılan kahvehaneye dönüştürüldü. el-Maliha köyünün camisi yahudi sinagoguna dönüştürüldü. Taberiye'deki iki büyük cami kasıtlı olarak kapalı tutulmaktadır. Her iki cami de içine atılan çöplerle, artıklarla dolmuştur. Taberiye belediyesi bunlardan el-Bahri camisini tamir ederek belediye müzesi haline getirmek istemektedir. Yafa (Tel Aviv) camilerinden birisi ve Tayeretu'l-Kermel camisi yahudi sinagoguna dönüştürülmüştür. el-Halil'deki Hz. İbrahim Camisi'nin bir bölümünün yahudi sinagoguna çevrildiğinden ve sinagoga çevrilen kısmın 25 Şubat 1994'te gerçekleştirilen büyük katliamdan sonraki tadilatta genişletildiğinden daha önceki sayılarımızda söz etmiştik. İsrail'in bu tür uygulamaları sadece camilere ve mescitlere özel değil. Bunun yanı sıra Müslüman kabristanları ve tanınmış Müslüman önderlerin türbeleri de bu saygısızlıktan nasibini alıyor. Örneğin Süheyl Hasan Şükri adında biri İstiklâl vakfının mütevelli heyet başkanı sıfatıyla, İsrail İskân bakanlığıyla Hayfa'daki İstiklal kabristanın beş dönümlük kısmının istimlak edilerek üzerinde 150 yerleşim birimi, 7 dükkan, 150 m2 genişliğinde bir kulüp, 2 adet çocuklar için spor salonu yapılmasına imkân veren bir anlaşma imzaladı. Anlaşma karşılığında vakfa ayrılan pay da 4 dükkan, 12 yerleşim birimi, kulüp ve bir spor salonu. Bunun yanı sıra Seleme ve Ummu Reşreş kabristanlarının tamamı istimlak edilerek üzerlerine evler inşa edildi. Ayrıca Ebu Hureyre (r.a.)'nin türbesi müzeye, Temim ed-Dâri (r.a.)'nin türbesi ahıra, Hz. Sekine (r.anha)'nın türbesi de çeşitli çirkin işlerin işlendiği eğlence yerine dönüştürüldü. Mabetlerin ve kutsal mekânların böyle amacı dışında ve oraların kudsiyetine ters düşecek bir şekilde kullanılması üzerine İsrail yönetimi tüm İslâmi vakıfların mülklerini araştırmak amacıyla komiteler oluşturdu. Fakat bu da bir sonuç getirmedi. el-Aksa Cemiyeti başkanı Kâmil Reyyan İsrail televizyonunun 14 Ekim 1994 tarihinde yayınladığı bir programda bu komitelerin üyelerinin tümünün İslâm düşmanlıklarıyla tanınan veya casusluk yaptıkları konusunda haklarında şüphe bulunan kimselerden oluştuğunu ifade etti. İslâmi mukaddes mekânlara ve mabetlere yönelik bütün bu saldırılara karşı 1948'de işgal edilmiş olan Filistin topraklarındaki Müslümanlardan bir grup bu mekânları korumak ve oraların İslâmi kimliklerine kavuşturulması için açılan davaları takip etmek üzere el-Aksa Cemiyeti adında bir cemiyet kurdular. Adından yukarıda da söz ettiğimiz bu cemiyet son zamanlarda bölgedeki İslâmi vakıf mülklerin

Siyonist Askerlerden Cami Baskınları

25 Nisan 1996

İsrail işgal kuvvetleri bir yandan Lübnan'da ölüm kusarken diğer yandan işgal altında tuttukları Filistin topraklarındaki zulümlerini de ihmal etmiyorlar. Verilen haberlere göre işgalci askerler geçtiğimiz günlerde Batı Yaka'nın Nablus şehrine bağlı Barkin kasabasının camisine bir baskın düzenleyerek arama yaptılar. Askerler camideki dini kitapları tahrik edici unsurlar olarak niteleyip müsadere ettiler. Caminin imamını ve hizmetlisini de sorguya çektiler. Öte yandan siyonist işgal kuvvetlerinin son dönemde baskın düzenledikleri tek caminin Barkin Camisi olmadığı bunun yanı sıra arama yapacakları iddiasıyla onlarca camiyi bastıkları, görevlileri ve cemaatleri rencide ettikleri ve yüzlerce dini kitaba "tahrik edici unsurlar" diyerek el koydukları haber verildi. İşgal kuvvetlerinin "silahlı İslâmi direnişe destek veren cemaatlerle savaş" adı altında gerçekleştirdikleri bu baskınlar sonunda bazı camileri de kapattıkları bildirildi. Ancak siyonist işgal yönetimi ve onun güdümündeki özerk yönetim basın hürriyetini iyice kısıtladığından söz konusu baskınlarla ve cami kapatma olaylarıyla ilgili tafsilatlı bilgilerin basın yayın organlarına yansımasına engel olunuyor.

in yerlerini, özelliklerini ve alanlarını belirlemek, bu yerlere ulaşılmasında yardımcı olacak haritalar ve planlar çıkarmak amacıyla bir Araştırma ve Planlama Merkezi de kurdu. Merkez İslâmi vakıf mülklerini korumak ve tamir etmek amacıyla çeşitli projeler de geliştiriyor ve imkân buldukça bu projeleri uygulamaya çalışıyor.

Mescidi Aksa Tehdit Altında

16 Mayıs 1998 - 20 Muharrem 1419 Cumartesi

Müslümanların ilk kıblesi ve harem mescitlerin üçüncüsü olan Mescidi Aksa, bu kutsal mabedin bulunduğu Doğu Kudüs'ün siyonist saldırganlar tarafından işgal edildiği 1967'den buyana sürekli tehdit altındadır. Tehdit ve tehlikenin işgalle birlikte başladığı ilk kundaklama eyleminin işgalin üzerinden fazla zaman geçmeden 21 Ağustos 1969 tarihinde gerçekleştirilmesiyle görüldü. Bu tarihte Denis Ruhan adında fanatik bir yahudi bu kutsal mabedi kundaklamaya kalkışmıştı. Son olarak da iki gün önce bu caminin el-Gavanime kapısına yangın bombası atılarak kundaklama girişiminde bulunuldu.

Mescidi Aksa, siyonist işgalcilerin sultasına mahkum olduğu tarihten buyana değişik zamanlarda yıkma veya yakma amaçlı çeşitli saldırılara maruz kaldı. Örneğin Nisan 1980'de ünlü yahudi terörist Meir Kahane, Mescidi Aksa'nın bir yerine bol miktarda patlayıcı madde doldurarak bunu patlatmaya teşebbüs etti. 8 Nisan 1982'de fanatik bir siyonist terör örgütünün mensupları Kâh diye bilinen diğer bir siyonist terör örgütüyle işbirliği yaparak bu mabedin ana girişine bol miktarda patlayıcı madde yerleştirdiler. Ancak bu patlayıcı madde cami görevlileri tarafından patlamadan ortaya çıkarıldı. 10 Nisan 1982'de Meir Kahane taraftarlarından bir grup yahudi terörist zorla Mescidi Aksa'ya girmek istedi. Cemaatin ve cami görevlilerinin engel olması üzerine çıkan çatışmada cami korumalarından iki kişi öldürüldü. 21 Mart 1983'te Mescidi Aksa'ya gizli bir yoldan girmek için tünel açıldığı tespit edildi. Ancak tünel tamamlanamadan ortaya çıkarıldığı için teşebbüs başarılı olamadı. 27 Şubat 1984'te bir grup silahlı yahudi, caminin doğu tarafından Rahmet kapısının yakınından içeri girmek istedi. Ancak cami koruma görevlileri onların içeri girip bir katliam gerçekleştirmelerini önlediler. 14 Ocak 1986'da Knesset üyesi bazı parlamenterler askerlerin koruması altında Mescidi Aksa'ya girmek istediler. Ancak İslâmi Hareket mensubu gençler cami kapılarında barikatlar oluşturarak onların içeri girmelerini önlediler. Birkaç kez girişimde bulunan parlamenterler Mescidi Aksa'nın içine girmeyi başaramayınca geri dönmek zorunda kaldılar. Fakat bu olaydan sonra cami dışında işgalci askerlerin Müslüman gençlere saldırmasıyla başlayan çatışmalarda çok sayıda genç yaralandı. İsrail yönetimi bu sabotajları düzenleyenleri genellikle "deli" diye niteleyerek ilk sorgulamadan sonra serbest bıraktı.

Mescidi Aksa'ya yönelik saldırıların en geniş çaplısı 8 Ekim 1990 tarihinde gerçekleştirilen ve 30 Müslümanın şehid edilmesine, 800 Müslümanın da yaralanmasına yol açan saldırıdır. Tarihe "Kudüs katliamı" olarak geçen bu saldırı, siyonist İsrail yönetiminin bazı fanatik yahudi gruplarını kışkırtması sonucu gerçekleştirildi. Siyonist devlet o dönemde Körfez krizi dolayısıyla dünya kamuoyunun dikkatlerinin Körfez tarafına çevrilmesini bir fırsat olarak değerlendirip terörist yahudileri kışkırttı. Polisler de bu yahudilere yardımcı oldu ve sözünü ettiğimiz büyük katliam gerçekleştirildi. Bu saldırının asıl amacı ise Mescidi Aksa'nın bazı bölümlerini yıkmak ve zaman içinde tamamını yıkabilmek için ilk adımı atmaktı. Ama Filistinli Müslümanlar bu kutsal mabedi canlarıyla savunarak siyonistlere orayı yıkma fırsatı vermediler.

Siyonist işgalciler son birkaç yıldır Mescidi Aksa'yı yıkabilmek için farklı bir metod izliyorlar. Eski yahudi eserlerini ortaya çıkarmaya çalıştıkları gerekçesiyle Mescidi Aksa çevresinde ve altında kazılar yapıyorlar. Bu kazıların asıl amacı ise mescidin temellerinin altında boşluklar oluşturulması, temellerinin dayandığı kayaların tahrip edilmesi ve böylece mescidin kendiliğinden yıkılmasına yol açılmasıdır. Kudüs İslâmi Vakıflar Meclisi Kasım 1994 sonlarına doğru yaptığı açıklamada, Yasir Arafat'ın liderliğindeki özerk yönetimin işbaşına getirilmesinden sonra Mescidi Aksa çevresindeki kazıların daha da yoğunlaştığını ifade etmişti. Adı geçen meclisin açıklamasında Mescidi Aksa'nın bitişiğindeki Ağlama Duvarı (Burak Duvarı) çevresinde yapılan kazıların mescidin bazı duvarlarını tehlikeye soktuğu vurgulanıyordu. İslâmi Vakıflar Konseyi yetkililerinin verdiği bilgilere göre siyonist arkeoloji uzmanları Mescidi Aksa'nın dayandığı kayaları parçalamak amacıyla kazılarda kimyasal madde de kullanıyorlar ve bunu kayaları parçalama işlemlerinin dışarıdan duyulmamasını sağlamak amacıyla yapıyorlar. Kazılarda kimyasal maddelerin kullanıldığı bizzat siyonist yetkililer tarafından da itiraf edilmiştir. Bu arada şimdiye kadar yapılan kazıların, Mescidi Aksa'nın dış kısmındaki bazı duvarlarının yıkılmasına yol açtığını hatırlatalım. Ayrıca Mescidi Aksa altında yapılan kazıların Kubbetu's-Sahra'yı da tehdit ettiğine dikkat çekmekte yarar görüyoruz. Eğer siyonist rejimin uygulamaları karşısındaki sessizlik devam ederse -Allah korusun- Hindistan'daki Babür Camisi'ni yıkan hinduların gösterdiği cesareti siyonist yahud

Mescidi Aksa-1969 Yangını
İşgalcilerin Mescidi Aksa'nın yanı başında 'Ağlama Duvarı' olarak niteledikleri duvarın önünde yürüttükleri garip çalışmalardan görüntüler. Kudüs müftüsü İkrime Sabri, işgal devletinin 'Süleyman Heykeli' inşaatı için gizli gizli çalışma yaptığı ve bu garip faaliyetlerin onun başlangıcı olduğu konusunda uyardı.

Mescidi Aksa Tehdit Altında

iler de Mescidi Aksa'ya karşı gösterebilirler. Bu arada işgal yönetiminin şu anki başbakanı Benyamin Netanyahu'nun başbakanlığı kazanmadan önce aşırı siyonist hareketlerden birinin liderlerinden olan Yehuda Atsayon'a yazdığı bir mektuba işaret etmekte yarar görüyoruz. Netanyahu söz konusu mektubunda şöyle diyordu: "Yahudilere Süleyman Heykeli tepesinde (yani Mescidi Aksa'nın kurulu olduğu mekânda) ibadet imkânı sağlamak ve bu imkânı garantilemek için çalışmak gerekir... Bu konunun gerekli duyarlılıkla ele alınıp çözümlenmesi gerekir. Likud Partisi'nin yeniden iktidara geldikten sonra bu konuyu uygun bir şekilde sonuca bağlamak için çalışacağını da özellikle vurguluyorum... Yahudi halkının kutsal mekânıyla (bununla Mescidi Aksa'nın inşa edilmiş olduğu mekânı kastediyor) ilgili hakkı tartışma kabul etmez bir haktır."

Siyonist işgal devam ettiği sürece Mescidi Aksa sürekli tehdit altında olacaktır. Bu kutsal mabedin savunulması da sadece Filistinlilerin değil bütün dünya Müslümanlarının görevidir.

DİĞER KONULAR

İsrail Zindanlarında 18 Yıllık Esaretin Öyküsü..
İsrail Zindanlarında 18 Yıllık Esaretin Öyküsü..
Kudüs Resimleri
Kudüs Resimleri
Filistinli gence köpekli işkence
Batı Şeria'da Filistinlilerin İsrail askerlerinin uygulamalarını protesto gösterileri akıl almaz bir olaya sahne oldu.
Şeyh Ahmed Yasin Kimdir?
Siyonist Vahşet ve Cenin Destanı
Cennetini Kalbinde Taşıyan Adam
Filistin'de Kadın Olmak
İsrail Zindanlarındaki Kadınlar Perişan
Şehadete Koşan Mirfat Mes'ud "İftara Beni Bekleme Anne!"
Siyonist Vahşet ve Filistinli Çocuklar

n

Aile Boyu Direniş

n

İsrail'in Mali Kaynaklarını Boykot

n

İsrail'den "Ev Yıkma" Rekoru

n

Dünya İsrail Vahşeti Karşısında Sessiz

n

ABD ve Şaron Vahşeti

n

Filistin'deki İslâmi Hareketin Gelişme Süreci ve Bugün Geldiği Nokta

n

Filistin'deki İslâmi Hareketin Gelişme Süreci ve Bugün Geldiği Nokta

n

FİLİSTİN DE CAMİLERİMİZ

n

Şehadetinin Dördüncü Yıldönümünde Prof. Abdülaziz Rantisi

n

FİLİSTİN

n

Ümmetin İlgisine Muhtaç Mahsun Mescidi Aksa

n

Şehid Furkan

n

Haçlıların kabusu Selahaddin Eyyubi

Dergi Tanıtımı

Genç Birikim Dergisi’nin Eylül Sayısı Çıktı

Kitap Tanıtımı

Fizilal Kuran Tefsiri

Her müslümanın hatta hangi dinden olursa olsun her insanın hayatında ilk başlarda okuması gereken ve ama mutlaka okuması gereken günümüz diline göre ç

Tavsiye Siteler